ERZURUM AĞZI SÖZLÜK - I

ERZURUM AĞZI SÖZLÜK
A
Abacı: Çadır yapan.
Abaniye: Fes üstü erkek sarığı.
Abov: Hayret bildirmek.
Ağınan garayı seçmek: Çok sıkıntı çekmek.
Ağıl: Küçükbaş havyan barınağı.
Ağu: Zehir.
Ağuz: Doğan ineğin ilk sütü.
Ağzını bıçak açmamak: Konuşmamak.
Ağzını bozmak: Küfürbaz olmak.
Ağzını açıp gözünü yummak: Ne dediğini bilmemek.
Ağzından bal akmak: Çok güzel tatlı ifadelerde bulunmak.
Akasya: Ağaç türü.
Ayran aşı: Yoğurt Çorbası.
Ambar: Yiyecek konulan ve muhafaza edilen yer.
Aşotu: Çorbalara kurutularak dökülen ot.
Arıstağ: Tavanla Caferliğin arasında bulunan yer.
Ahlı pohuna karışmak: Şaşırıp kalmak.
Ahır: Hayvan barınağı.
Ahır sekisi: Ahırda oturulan seki.
Akabuka: Fantesi sosyete şivesi.
Alacahlı: Borçlunun vereceğini alacak kişi.
Alaftar: Hayvan yemi satan.
Alaca karga: Siyah beyaz karga.
Algarısı: Hikayelerde geçer kemiksiz insan diye tarif edilir.
Ayazladı: Kardan sonra rüzgarla gelen soğuk.
Ayran çal: Yoğurdun inceltilerek ayran haline gelmesi.
Ana baba günü: Kalabalık.
Analıh: Üvey anne.
Ander: Kötü münasebetsiz davranan.
Angut: Aptal olan.
Anorli: Kibirli.
Anor etme: Kibirden dolayı tavır alma, küsme.
Ar: Namus.
Arsız: Utanmaz hayasız adam.
Ardamarı patlamış: Ölçüsüz saygı sınırlarını hiçe sayan.
Arkadan arkaya: Mevcut bulunmayan kişi hakkında konuşma.
Arafalık: Arafa günü çocuklara dağıtılan kuru yemiş.
Arzıh: Kumanya.
Ahan: Gör işte bu.
Asaca: Baş aşağı.
Aş: Çorba:
Aşgar: Kiri iz bırakan.
Aşma: Kuru kayısı zerdali.
Aşna-fişne etme: Gönül ilişkisi olarak yakınlaşma.

Aşşığ: Büyükbaş hayvanların arka ayaklarından çıkarılan kemik.
Aşotu: Nanenin kurutulmuş hali.
Ayın oyun olmak: Rezil olmak.
Azıh: Az olan.
Azıtmak: Uzaklara atmak.
B
Babaçıha: İğrenmek kabullenmemek.
Baca kapısı: Eyvan evlede bacaya açılan kapı.
Bacı: Kız kardeş.
Bacılık: Öz kardeş gibi kadınlar kendi aralarında arkadaş olması.
Babası: Kocasına toplumda isim vermeme saygısı ile ifade etmek.
Badala: Kuran okumak için, kuranın konulduğu, alçak ayaklı tak.
Basmalık: Hayvan dışkısının döküldüğü ve basıldığı kısım.
Başımı patlatma: Çok konuşma.
Barhanta: Kalabalık hal.
Bahdavar: Hiçbir şeye üzülmeyen gamsız insan.
Baldırı çıplak: Bir şeye sahip olamayan.
Baltayı taşa vurmak: Farkına varmadan bir olayı ifşa etmek.
Barhana: Yükün toplanma hali.
Basırmak: Hazmetmek.
Başbaşa: Ucu ucuna denk gelme.
Baş göz etmek: Evermek.
Başını bağlamak: Nişanlamak.
Başını batırmak: Öldürmek.
Bayahıt: Biraz önce.
Bed: Sevimsiz hor.
Bedire: Su kabı kova.
Bel küreği: Tezek, çim kesen, toprak harık açmada kullanılan özel demir kürek.
Bel bağlama: Güvenme beklenti.
Beleş: Bedava.
Bello: Yağ yakan riyakar.
Beslenme: Ev içi hizmetçisi.
Bes tutmak: İddiaya girmek.
Beşbeş olmak: sevinmek.
Beşik: Çocuk yatağı.
Beşik kertme: Doğan çocukların büyüyünce evlenmelerine büyüklerin karar vermesi.
Beri: Tamam, öte yaban yer.
Berf: Kar.
Berduş: Avare gezen.
Bekçi pazuvant: Bekçini koluna takılan içinde ayetler bulunan deriden yapılı üst kolluk.
Belleme: Kovanın hafif büyüğü tahtadan veya saçtan yapılanı.
Bin bir hatım: Camilerde okunan kuranı kerim hazfının bin bir defa okunması.
Bilevciler: Ayakla çalışan, bıçakların ağız kısımlarını keskinleştiren.
Bihemahal: Hemen.
Bizim it buraya balta getirdi mi: Münasebetsiz vaziyette bulunma hali.

Bıdılanmak: Gücü yetmediğin kendine halinde kısık sesle konuşma.
Bıldır: Geçen yıl.
Bir evereydim: Evlilik çağında olanları, evlendirme düşüncesi.
Bilevi: Bıçakları keskinleştirmek için kullanılan alet.
Bılı bılı: Küçücük olanlar, kümes hayvanlarına yem verme çağrısı.
Boğuzlu: İştahlı obur abur cubur yiyen.
Boyunduruh: Kağnı arabalarında öküzlerin koşulduğu ve bağlandığı kısım.
Borani: Haşlanmış patatesin tereyağı ve sarımsaklı yoğurt dökülerek yiyilen yemek.
Budumli: Her şeye karışan üsteleyen utanmayan şahsiyet.
Buhah: Gerdan.
Büyük kapı tokmağı: Demirden yapılı çalacak.
C
Caggıl: Su taşınmasında kovaların takılması için kullanılan başlarında zincir asılı uzun odun
çubuk.
Camış: Manda.
Canım burnumda: Canı sıkkın olmak.
Cambaz: Canlı hayvan taciri.
Çeçim: İnce dokunmuş kilim.
Cedah: Cadde.
Celep: Çoğunlukla beslenen büyük, küçükbaş hayvan topluluğu.
Ceferlik: Yakacak ve eşya konan yer.
Cello bello: Ayak takımı ciddiyetsiz kişilik.
Cıbıl: Parasız pulsuz kişi.
Cıfıt: Karıştıran, söz götüren getiren haberci.
Çığız: Mızıkacı.
Cılcıl: Az akan su.
Cırbıt: Göz hastalığı.
Cıvığ: Sulu ciddiyetsiz adam tipi.
Cıstık: Lastik veya bağsız keçi derisinden yapılı ayakkabı.
Cızığ: Çizik.
Cızgıdan çıkmak: Ölçüyü kaçırmak, yoldan sapmak.
Cızdım oynamıram: Vaz geçmek.
Çıra: Çıra ağacından alınan, çabuk yanan küçük parça odun.
Çığız: Mağlubiyeti kabullenmeyen direnin.
Cığızlanma: Yani cazgırlık eden, itiraz eden demek.
Cırbağa: Büyüklere karşı direnen küçük çocuk.
Cızgıdan çıkmış: Saygısızlaşmış.
Cücük: Kümes hayvanlarının yavruları.
Cıstık: İnce çapula ayak kabı ve lastik ayak kabı.
Cin fikir: Kurnaz, ince hesaplı.
Cimcik: Tırnaklı elle sıkıştırma.
Cıcığlı teneke: Renkli teneke.
Ç
Çalınma: Felç olan.

Çapıt: Bez parçası.
Çapula: Bağsız altı kösele keçi derisinden yapılan ayakkabı.
Çarçur etmek: Har vurup, harman savurmak, var olanı koruyamamak.
Çarşı ağası: Zabıta.
Çaşır: İlkbaharda dağda yetişen bitki.
Çaşıt: Casus.
Çarık: Deriden yapılan topuksuz düz ayağa takılan ve ayağa deri bağla bağlanan ayakkabı.
Çepik: Kamıştan örülü kulpu sepet.
Çeğil: Çakıl taşı.
Çelpeşik: Çamurlu, sulu, vıcık taşlı alan.
Çemirlenmek: Gömlek kollarını ve pantolon paçalarını kutlayarak yukarı çekmek.
Çemkirmek: Saygısızca hakaret etmek.
Çeper: Tarla bahçe çiti.
Çengesini kırmış: Çenesi kırılmış.
Çeppo: Kıssa, çoban köpeğine verilen adlardan biri.
Çerçi: Köylerde merkep sırtında sattığı malzemeyi, köy ürünleri ile değiş tokuş yapan.
Çermik: Kaplıca.
Çetele: Tutulan takıp kağıdı.
Çıhın: Saklanmış yığıntı.
Çığırmak: Türkü söylemek.
Çılgısız: Töresiz salla parti.
Çırpı: Hıza.
Çırpışız: Ölçüsüz.
Çırtma: Çelme.
Çıt çıt: Dişi-erkek madeni raptiye.
Çıtırıklı: Karmaşık işi.
Çıyrık: Çocukların yürümesi için tahtadan yapılı üç tekerlekli alet.
Çiğirt: Çekirdek.
Çileden çıkmak: Asabı bozulmak. Sabrı taşmak.
Çiriş: İlk baharda dağda yetişen küçük yeşil ot.
Çit: Yazma, yemeni.
Çimmek: Banyo yapmak, yıkanmak.
Çoban köpeği: Boynu hış hışlı evcil hayvan sürüsü bekleyen iri köpek.
Çoban kavalı: Dilsiz kaval.
Çorağ: Sulu sazlık.
Çortutu: Çırtılmış şalgamın küpe vurulan turşu hali.
Çoruşmuş: Bozulmuş.
Çullama: Pestil, tut gibi ürünlerin tereyağında yumurtalı pişirilmesi.
Çur etmek: Alıp kaçırma.
Çuvaldız: İğnenin büyüğü.
D
Dabaklama: Hayvan derilerini kullanır hale getirilmesi.
Dabağ: Bebekler için çayla, sütle bazı ürünlerin ezilerek hazırlanması.
Dadanmak: Alışkanlık.
Dal: Ağaç dalı, sırt, arka

Daldala vermek: Sırt sırta vermek.
Dam: Pasin örtüsü ev.
Damı kürü: Bacadan karın atılması.
Dandik: Boş değersiz.
Danfo: Aptal tip.
Davun: Beddua.
Day durma: Çocukların ilk defa ayakta durma hali.
Densiz: Vara yoğa münasebetsiz konuşan.
Defe koymak: Her tarafta konuşma duyurma.
Değirmi: Yuvarlak.
Dek dubara: Yalan dolan.
Deliağrı: Şiddetli ağrı.
Deli balta: Korkusuz insan.
Dem vurmak: Beli konuya vurgu yapmak.
Denk: Eşit.
Densiz: Saygısız.
Dert: Hastalık.
Derz: Duvar taşları arası ince sıva.
Deva: Çare.
Derman: İlaç.
Devamsız: Düşüncesiz.
Devde kulak: Küçük oran.
Dıbız: Saçsız baş.
Dığa: Küçük çocuk.
Dımbıltı: Çalgı.
Dındırmamak: İlgilenmeme.
Dırlamak: Durmadan konuşma.
Dıngırlanmak: Hareketlenerek sallanma.
Dillo: Hafif, aç, vara yoğa boş konuşan.
Dingil: Araç mili, yük kaldıran.
Dıreş: Uzun adam.
Dırçık atma: Arka ayaklarını çift geri atarak sağa, sola, ileri koşma hali (sıpa, dana, kurik).
Dırlamak: Vara yoğa boş konuşan.
Dızdıgin dizdiği: Birkaç kuşak karışmış hısım.
Dızman: Kocaman.
Dibine darı ekmek: Sonunu getirmek, tüketmek.
Digir digir: Pürüzlü.
Dili damağına yapışmak: Susamak.
Dincelmek: Dinlenmek.
Dindon: Düşüp kalkan, ayakta duramayan sarhoş.
Dındarmamak: Aldırış etmemek.
Dip döğmek: Koza lebbik oyunuda, oyundan kaçan ebeyi geri çevirmek için (lebbik) taşla
yeri eşerek laf söylemek.
Dişlek: Dişleri dudaklarından dışarı sarkan.
Diya: Orada.
Dizleme: Dize kadar olan şal çorap.

Doluhmak: Ağlamaklı olmak.
Doruh: At tiplemesi.
Dummak: Suda batmak.
Duvarcı: Duvar ustası.
Düzdürme: Yalan söz.
Dümsük: Yumruk.
Dürbün: Uzağı gösteren alet.
Dürüm: Lavaş ekmeğin arasına konulan yiyeceğin rulo hali.
Düşüp kalmak: Beli biri ile gayrı meşru oturup kalmak.
Dükkan: İşyeri perakende alış veriş yapan esnaf yeri.
E
Ecik cücük: Çoluk, çocuk, küçücük, topluluk.
Ecem ekmeği: Lavaş.
Efelenmek: Kabadayılık etmek.
Elma yanaklı: Kırmızı yanaklı.
Eğiş: Ucu çengelli demirden yapılı tandır aracı.
Etmek: Ekmek.
Ekmek tahtası: Üzerinde yemek yiyilen yuvarlak ayaklı tahta.
Esketek: Kadın.
Elbebek gülbebek: Baş üstünde tutmak, değer vermek.
Elçek: Tutacak, aygıt sapı.
El etmek: İşaret vermek.
Eli açık: Cömert.
Ellem güllem: Oldu bittiye getirmek.
Eli kulağında: Hemen olacak iş.
Elleme: Dokunma.
Elli altıya vermek: Şamata yapmak.
Emel olmak: İshal olmak.
Emi: Amca.
Emmi oğlu: Amca oğlu.
Eneke: Aşşığ oyununda kullanılan farklı aşşığ.
Er: Koca.
Erinmek: Tembellik.
Erişmek: Ulaşmak.
Erişte: Hamur yufkasından kesilmiş kavrulmuş makarna tipi.
Esbap: Elbise, çamaşır.
Esip savurmak: Rast gele boşa hava atmak.
Esirmek: Çileden çıkmak.
Esaslı: Öz alan.
Eşgal: Sima.
Eşgere: Açık olan.
Eşğın: Soyularak yiyilen yeşil dağ bitkisi.
Eşinmek: Durduğu yerde olay çıkarmaya yönelmek.
Eşik: Kapı basamağı.
Enişte: Kız kardeşinin kocası.

Erdoğmuş: Çok bilen büyüklerden önce büyük gibi davranan.
Ehram: İnce yünden örülerek yapılan hanımların yazlı giysisi.
Enik: Kedi köpek yavrusunun yeni doğmuş hali.
Elifli: Kuşun baş kısım arasında oluşan beyaz tüy.
Ettar: Kuru yemişten zücaciyeye varıncaya kadar satan esnaf.
Etekleri tutuşmak: Endişelenmek.
Evelik: Su kenarında yetişen geniş yapraklı bitki.
Evcüman: Evine düşkün olma hali.
Evermek: Evlendirmek.
Eze: Teyze.
F
Fıskos: İki kişi arasında yapılan fazla sesli olmayan ince sohbet.
Farfara: Vara yoğa boş konuşan.
Fenikme: Sabırsız, aceleci.
Fer: Kuvvet, takat.
Ferik: Tavuk cücüğünün biraz büyümüş hali.
Fos: Boş.
Fırt: Sudan, çaydan bir yudum içme.
Fırfırık: Topaç.
Fıstan: Elbise.
Fıstik: Boşa düşme, boşa çıkma.
Fiddoz: Hoppala, oynak, çalımlı.
Fitlemek: Akadan arkaya birinin hakkında bilgi vererek tahrik etme.
Fitleşme: Alacak verecek üzerinde hesaplaşma.
Fığfığ: Suyun kaynak yerinden çıkış hali.
G
Garı: Eş hanım
Gagala göz: Göz bebeklerinin iyice dışarı çıkmış hali.
Gakkılamak: Aşırı gülmek.
Gala: Kale.
Gamo: Kibirli adam.
Gandara: Değirmen başı.
Garamet: Hüzün.
Garadaş: Kardeş.
Garın ağrısı: Sancılanma, kin duyma.
Gaval: Üflemeli müzik çalgısı.
Gavat: Erkek pezevenk.
Gavut: Kavrulmuş unun pekmeziyle yenmesi.
Gavurga: Buğdayın kavrulması.
Gaygana: Yağda pişirilen yumurta tava.
Gayın birader: Kayın birader.
Gaynata: Kayın baba.
Gazeki: Yakasız kaytan işlemeli yelek.
Gelberi: Tandır küllesinden kül çekilen saplı tava.

Gıbıl: Birinin sırtından geçinmek.
Gıdık: Keçi yavrusu.
Gijiklama: Kayak yapma.
Gıncıttırmak: Dövmek, zarar vermek, bir birine dolaştırmak.
Gındıllanmak: Yuvarlanmak.
Gınga dönmek: Takla atmak.
Gıranata: Üflemeli çalgı.
Gırcık: Dizin arka kısmı.
Gırcon: Karma karışık.
Gırgırt: Cimri.
Gırnav: Kedilerin Mart ayı içindeki çifleşme hali.
Goca: Koca.
Gocık: Camışın (Mandanın) yavrusuna.
Gocunma: Rahatsız olma.
God: Tahıl ölçüsü.
Gügüm: Bakır su kabı.
Gerze horuz: (hint horuzu) Lalesi kalın ve yassı olan horuz.
Gözümebak: Bir işi yaptırmak, mükafatlandırma.
Gizlemek: Saklamak.
Gorbagor: Kötülüğü olmuş ölü kişi hakkında buğuz etme, konuşma.
Godi beşe: Patlamış mısır.
Gori sıka: Yanlış iş yapan ölmüş kişi hakkında sitemde bulunmak.
Güneş çiçeği: Ay çiçeği (kurutulmuşuna sımışka denir).
Guşgana: Yemek pişirilen iri bakır kap.
Gucur: Boyu çıkmamış.
Gudik: Köpek yavrusunun biraz büğü.
Gümanli: Gebe (hamile) kadın.
Guzzik: Kamburu çıkmış kısa boylu kişi.
Gamo: Kendini beğenen, kibirli.
Gıdı gıdı: Gıdıklama.
Gındıllık: Tahtadan yapılan teker, çember.
Geysefe: Kuru kayısının hoşaf hali.
Gızıllanma: Çekememezlik.
H
Habire: Durmadan istekte bulunmak.
Haçan: Yaltaklık hali ile söze girme, kendini gösterm.
Hal: Ben.
Hallhal: Bilezik.
Hane: Ev.
Hap: İlaç
Harık: Küçük su kanalı.
Hayıflanma: İçten düşmanlık besleme.
Hasutlanma: Çekememezlik.
Hatem: Yüzük.
Havar: Bağırtı çağırtı.

Hecillenmek: Utanmak.
Hedik: Buğday haşlaması.
Hedime: Kız evinin söz kesiminde belirlenen maddi durum.
Heflenmek: Şüphelenmek.
Hekat: Hikaye.
Helallık: Alacak verecek haklarını karşılıklı bitirme.
Hemeççik: Bezden, yüzü kalemle çizilen bebek.
Henek: Latife yapmak.
Hepenk: Camekan olan pencerelerin tahta ve saçla dıştan kapatılması.
Hemen: Çabuk.
Herfene: Ortak katılımlı yemek.
Herif: Erkek.
Hetil: Evlerin duvarlarının orta kısmına konulan uzun tahta.
Hetircek: Tandır içinde kullanılan demir çubuk.
Hemşirem: Kız kardeş (bacı).
Helli bardağ: Çay bardağının ortasında çizilmiş renk.
Heri heri hestani: Birdir bir oyunu.
Herk: Tarla su yolu.
Hılliz: Peşmurda.
Hıramba keşan: Devamlı döğüş hali.
Hırhıs: Hırsız.
Hırtlangoz: Zayıf her şeye tikilen adam.
Hıncı hamur: Yorulmuş kendinden geçmiş.
Hın etmek: Sümkürmek, burun silmek.
Hınk mınk etmek: Kaçamak davranmak.
Hırhındırık: Maydanoza benzeyen geniş yapraklı dağ bitkisi.
Hırtlek: Gırtlak.
Hızan: Cimri.
Hışır: Çok yorgun olmak.
Hışım: Yerinde duramayan afacan.
Hıyar: Salatalık.
Hınık: Genizden söylem.
Hıdır ellez (Ruz-ı Hızır): Mayıs ayının 6 gününde kutlanan şölen.
Höllük: İnce elenmiş toprak. (sancılanan çocukların altına bağlanır).
Hoca: Cami imamı, kuran öğreten.
Horata: Dedi kodu hali.
Hoyrat: Çirkin sevimsiz.
Horuz şekeri: Renkli horoz şekilli şeker.
Hoddik: Devenin yavrusu.
Hodak: Küçük çoban.
Holla çelik: Çelik, çomak.
Hortlak: Efsane olarak anlatılan hikayelerde geçen, ölünün mezardan çıkmış hali.
Hollikleme: Rastgele atmak.
Horuzlanmak: Dikilmek.
Hotulamak: Çekiştirmek.
Hoşbeş etmek: Hal hatır sormak.

Hoşirik: Çocuklarda oluşan pişik.
Hozan: Biçilmiş tarla.
Hızek: Kış aylarında tahtadan yapılı, üstü eski kilim veya halı parçası ile örtülü, alt
ayaklarına demir çubukları çakılı kızak. Bir diğeri ise; Çift ve tek atlı üstü açık tekerleksiz
ayakları sabit demir çakılı olan taşıt.
Hızmeker: Büyük ve küçük baş hayvanlarının bakımını yapmak için çalışan erkek.
Himibir: Aynı görüşte olmak.
Hingel: Mantı.
Hişto: Dağınık pejmürde
Hurma tatlısı: Kalbur üstünde şekil verilen yağda kızartılan hamur yiyecek.
Huy kapmak: Nefret hali.
Hütüt: Aç gözlü.
İ
İskarpin: Deri ayakkabı.
İstikan: Çay bardağı.
İt havlaması: Köpek havlaması.
Issı: Sıcak.
Isıdıp ısıdıp gündeme getirmek: Devamlı aynı şeyi ifade etmek.
Işşığ: Aydınlık.
İbleşmek: Eşleşmek.
İbret: Kılıksız şekilsiz.
İfrit olmak: Sinirlenmek, kızmak.
İnce eleyip sık dokumak: Detaylı inceleme.
İntile: Mide bozukluğu.
Irağ: Uzak.
İrin: İltihap.
İstifini bozmamak: Aldırış etmemek.
İşkillenmek: Şüphelenmek.
İşlik: Yakasız gömlek.
İşmar etmek: Gözle işaret etmek.
İtdirseği (Arpacık): Göz önünde çıkan iltihaplı kabarcık.
İtilemek: İtmek.
İtti bitti oyunu: Saklambaç oyunu.

- Gurbetteki Erzurum, Erzurum bölümünde yayınlandı
https://gurbettekierzurum.com.tr/haber/7066601/erzurum-agzi-sozluk-i