İslâm Ahlâk Esasları "EMANETİ EHLİNE VERMEK"

Müslümanın ve özellikle Müslüman siyasetçinin en önemli özelliklerinden biri de emanetleri ehline vermesi onlara asla ihanet etmemesidir. Yöneticilerin büyük çoğunluğu değişik emanetler elinde bulunan ve bunları zamanında dağıtmak, ehline vermek durumunda olan kimselerdir. O halde İslâm fıkhında, hukukunda ve ahlâkında emanet nedir? Emanet ehline nasıl verilir? Emanet ehlinin özellikleri nelerdir? Bütün bunları çok iyi bir şekilde ortaya koymak gerekir.

El-Mümin olan (güvenen ve güvenilmesini isteyen) Allah, Mümin olan (Allah’a güven duyan ve Allah’ın kendisine duyduğu güveni zedelemekten sakınan) insandan, imanının birgereği olarak emanete sadakat göstermesini, yani emin biri olmasını istemektedir. Görüldüğü gibi, yukarıdaki son cümlede geçen “mümin, iman, emin” kelimelerinin hepsi de “emanet” kökünden gelmektedir.

Müslüman kişi kendisine verilmiş tüm nimetlere birer emanet gözüyle bakar. Buna göre servet bir emanettir, sağlık bir emanettir, hayat bir emanettir, şöhret bir emanettir, evlat bir emanettir, devlet ve iktidar bir emanettir, bilgi, beceri, akıl; hepsi birer emanettir.

Emanet, gerçek sahibi tarafından geçici bir süre bir başkasının hizmetine sunulan değerdir. Emanet eden, emanet edilene ya güvenmiştir, ya da güvenilir olup olmadığını sınamaktadır. Emanet edilen kimse, emanet karşısında iki farklı tavır takınabilir: Ya ihanet eder, ya da sadakat gösterir. İhanet ederse ‘hain’, sadakat gösterirse ‘sadık’ olur. Allah (c.c.)’ın emanet ettiklerine ihanet etmek, verdiğini O’nun rızası dışında kullanmaktır. Bu nedenledir ki, her günah “emanete ihanet”tir. Ve ihanetin en dehşet sonucu ise, Allah (c.c.)’ın insana olan güvenini zedelemektir.

Bu, emanetin Allah-insan ilişkisini ilgilendiren boyutudur. Bir de emanetin insan-insan ilişkisini ilgilendiren boyutu vardır ki, Nisâ sûresinin 58. âyeti, işte bu ilişkinin sıhhat şartını beyan etmektedir. O da “emaneti ehline vermek”tir. Bu âyetin iniş nedeni olarak şöyle bir olay aktarılır: Mekke’nin fethi günü, Hz Peygamber (s.a.s.), Kâbe’ye gelmiş ve kapının açılmasını istemiştir. Cahiliyye döneminde de kutsal bilinen ve hizmetinde olmak için insanların yarıştığı Kâbe’nin anahtarı Osman bin Talha adlı birindedir. Bu, yıllardan beri babadan oğula geçerek devam eden bir görevdir. Henüz Müslüman olmamış olan Osman bin Talha, anahtarı getirerek kendi elleriyle Hz Peygamber (s.a.s.)’e teslim eder. O anda bu şerefli görevin kendilerine geçmesini isteyen birçok Müslüman vardır ve bunlar arasında Hz Peygamber (s.a.s.)’in en yakınları da bulunmaktadır. Fakat Hz Peygamber (s.a.s.), Kâbe’yi açtırıp içindeki putları temizletip şükür için iki rekât namaz kıldıktan sonra henüz Allah (c.c.)’a teslimiyetini dahi açıklamamış olan eski sahibine anahtarı uzatır. Bu, orada bulunan birçoklarının arzusunu kursağında bırakmış olsa da, başta Osman bin Talha olmak üzere birçok Kureyşlinin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, görev dağılımında “yakın” olmayı değil; “ehliyet” ve “liyâkat”i esas aldığını görmelerini sağlar.

Emanetin sahiplerinin emanet edecekleri insanda ilk arayacakları şart “ehliyet” ve “liyâkat” olmak durumundadır. Kişinin ehil ve lâyık olması için önce bilinç ve bilgi şarttır. Emanete riayet bilinci ve emanet edilen şeyi yerli yerinde kullanma bilgisi. Peki, bir insanın emanete riayet bilincine sahip olduğunun ölçütü nedir? Kısaca, Allah (c.c.)’a ihanet etmemesidir. Peki, Allah’ın emanetine ihanet etmekten utanıp sıkılmayan birilerinden kulun emanetine ihanet etmemeleri beklenebilir mi? Ya da, hayatını, her şeyini borçlu olduğu Allah’ın emanetine ihanet edenleri, ikbâl ve iktidarını borçlu olduğu halka ihanet etmekten hangi şey uzak tutabilir?

Aklı başında olan her Müslüman çok iyi bilir ki, “benim” dediği her bir şey aslında onun değil, kendisine verilmiş emanetlerdir. İnsana ait mutlak mülkiyet yoktur. Çünkü mutlak mâlik Yaratıcı’dır. Kur’an-ı Kerim’de geçen Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden “el-Melik” ismi bunu ifade eder. İnsana verilenler hep birer emanettirler. Bu emanetleri var ediliş amacına uygun kullanan, emanete sadakat göstermiş olur; tersine davranan emanete ihanet etmiş olur.

Nisâ sûresindeki 58. âyetin muhatabı kimdir? Bu soruya birçoğumuz peşin fikirle şu cevabı veririz: “Emaneti tevdi eden kimseler.” Yani seçme makamında olanlar. Ya da emir verme, hükmetme, tayin etme, tercih etme makamında olanlar. Seçimlerde ülke ve belde yöneticilerini seçmek için kullanılan oydan, bir sivil toplum kuruluşuna yönetici seçmeye, işinin başına birini atamaktan memur atamaya varana kadar her biri birer emanettir.

Bu âyetin üç muhatabı vardır: Birincisi doğrudan, diğer ikisi dolaylı muhataplarıdır. Bunların üçünü de sıralayalım:

1. Seçme, tayin etme ve talimat verme makamında olan muhataplar,
2. Ehliyet ve liyâkat sahibi olmadığı halde, seçilmek için çırpınanlar,
3. Ehliyet ve liyâkat sahibi olduğu halde görev ve sorumluluk almaktan kaçanlar.

Birincilerin sorumluluğu emaneti ehil ve lâyık olana vermektir. Bunun için de ehil ve lâyık olanla olmayanın arasını ayıracak bir bilgi, bilinç, basiret ve ferasete sahip olmalıdırlar. Birinciler için geçerli olan, ikinciler için de geçerlidir. Eğer ehliyet ve liyakati doğru tanımlarlarsa, kendilerinin o işe ehil olmadıklarını itiraf eder ve götüremeyecekleri yükün altına girmezler. Üçüncülere gelince... Sözün burasında ehliyet ve liyakatin olmazsa olmaz şartlarını sıralamak gerek. Bunlar dört şeye nisbetle tesbit edilebilir:

1. Kişinin Allah (c.c.)’a nisbetle liyakat ve ehliyet şartı: Bu, “Allah’a karşı sorumluluk bilinci”dir. Kişinin niyetini halis kılan unsur da budur.
2. Kişinin kendisine nisbetle liyakat ve ehliyet şartı: Bunlar, kişinin görev üstleneceği konudaki yetenek ve yeterliliğidir.
3. Kişinin emanete nisbetle liyakat ve ehliyet şartı: Meşruluktur. Meşru olmayan ya da meşru bir usûlle verilmeyen emaneti üstlenmemek liyakat gereğidir.
4. Kişinin insanlara nisbetle liyakat ve ehliyet şartı: İnsanlara yararlı olmaktır.

İlk üç unsur, insanların teveccüh ve seçim tercihiyle oluşacak şeyler değildir. Bir bölgedeki her insan bir kişiyi bir göreve lâyık bulup seçseler, bu seçim o insanın niteliğine bir şey eklemez. Yani, o insan eğer sorumsuzsa, yüksek tercih onu sorumlu hale getirmez. Ya da, yeteneksizse, herkesin onu destekliyor olması onu yetenekli kılmaz.

Ancak, üçüncü unsurda teveccüh oranı belirleyicidir. Çünkü “fayda” nisbîdir ve kişiden kişiye, gruptan gruba, zümreden zümreye değişebilir. Burada asıl olan birçok değişik ve çelişik unsurdan oluşmuş bir bütünün maksimum fayda bileşkesini tesbit edebilmektir. Emaneti ehline vermeyenler üç kez haksızlık yapmış olurlar:

1) Emanetin kendisine,
2) Emaneti verdikleri ehliyetsiz ve liyakatsiz kişiye,
3) Emaneti esirgedikleri ehliyet ve liyakat sahibine.

Kur’an-ı Kerim’e göre Müslüman toplumun ana görevi, yeryüzünü ıslah etmek; bozulma ve yozlaşmayı ortadan kaldırıp orada sağlam bir sosyal düzen kurmak ve insanları hakka yöneltmektir. 2 Bu görev, büyük ölçüde Müslümanların siyasî açıdan örgütlenip emaneti ehline vermeleriyle yerine getirilmiş olur.

En genel anlamıyla siyaset, insana ve hayata iyi hizmet etme mesleğidir; insanların dünya ve âhiretlerini salaha çıkarmak için yapılan hayırlı bir iştir. Siyaset bu ise, o zaman bunun en güzelini Müslüman yapmalıdır. Hemen belirtelim ki, insana ve hayata hizmetin en güzel şekli, “Kur’an’ın evrensel ilkelerine” ve “Nebevî modele” uygun olarak yapılanıdır. Öyleyse tam bu aşamada, İslâm’ın yönetimle ilgili evrensel ilkelerini ve emanet ehlinin temel niteliklerini hatırlamak gerekir.

Kur’an-ı Kerim açısından siyasî faaliyet, kamuyu ilgilendiren işlerin, yani “emanet”in ahlâkî ve teknik anlamda ehline verilmesidir. Demek ki siyasî faaliyetin her zaman uymak zorunda olduğu evrensel ilkelerden birisi, “emaneti ehline vermek”tir. Bu ilke, Kur’an’da şöyle belirtilir: “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir!” 3

Bu âyet-i kerimede yer alan ve Kur’an-ı Kerim’in tamamında altı kez geçen “emanet” kelimesi, çok geniş kapsamlı evrensel bir kavramdır. O, öncelikle insanın dışındaki kimsenin taşıyamayacağı ağır bir yüktür. 4 Ayrıca “emanet”, “akıl, iyi ile kötü arasında seçim yapabilme yeteneği, teklifi taşıma yeterliliği, vahyin doğruluk ve değer ölçülerine dayalı sosyal bir düzen kurma yükümlülüğü” anlamlarına da gelmektedir.

Bu âyetteki “emanet” kavramının, “maddî-manevî değerleri, İlâhî hakikatleri, Müslüman toplumun dünyevî gücü ve siyasî hâkimiyeti kullanmasına ilişkin buyrukları” içerdiği belirtilmiştir. Şu halde emanetin ehline verilmesi, insana ve hayata yönelik hayırlı hizmetlerin, eksiksiz bir projeyle hayata taşınması ve bu projenin pratikte başarıyla uygulanmasının sağlanmasıdır. Tabii ki bu, siyasî gücü gerektirir. O halde güç de Allah (c.c.)’ın bir emanetidir ve o mutlaka ehil olanlara verilmelidir. Kur’an-ı Kerim, emanetlerin ehline verilmesini, adaleti, ister. Yönetimde ve işlerin idaresinde getirmiş olduğu “şûrâ” ve “biat” prensipleriyle toplumun iradesine değer verip insanların yönetimde etkin hale getirilmesini sağlar. Ayrıca Kur’an-ı Kerim, toplumlar üzerinde haksız hâkimiyet kurup halka zulmedenleri kınar; her türlü baskıcı yönetimleri reddeder. 5 Çünkü politik gücün baskıya başvurması, toplumsal acılara ve ahlâkî çöküntülere yol açar.

Emanet Ehlinin Vasıfları

Emanet ehlinin en önemli vasfı, Kur’an-ı Kerim’deki yönetim ilkelerini başarıyla uygulayabilme yeteneğine sahip olmasıdır. Emanet ehlinin vasıflarını şahsında taşıyan örnek insan Peygamber (s.a.s.)’dir. O, İslâm’ın yönetim ilkelerini hayata taşımış; Müslümanlardan biat almış, siyasî egemenlik gücünü (devlet başkanlığını) Allah (c.c.)’ın emri üzerine halka onaylatmıştır. 6 Yüce Allah, ona yönetim işinde halka danışmasını emretmiş 7 , Peygamber (s.a.s.) de bu emri yerine getirmiştir. Emanet ehli, “emin/güvenilir” olmalıdır. Hz Muhammed (s.a.s.)’in en önemli vasfının “emin” olduğu unutulmamalıdır. O, insana ve hayata hizmeti hakka, adalete, ahlâka ve halka dayandırmış; bu örnek uygulamalarıyla dost ve düşman herkesin güvenini
kazanmıştır.
Siyasetin en önemli unsuru insandır. İnsan ise, hem düşünen hem de inanan bir varlıktır. Yönetici konumunda bulunanlar, insanların dinden sapma veya ona karşı çıkma şeklinde algılanabilecek uygulamalardan şiddetle kaçınmalıdır. Yöneticiler inançlı, hak ve adaletten ayrılmayan, can, mal, akıl, nesil ve din emniyetini sağlamaya çalışmalı, bu temel esasları korumalıdır.
Kendi kültür ve inançlarına göre bir sistem kuran Batı, insanları bu sisteme uydurmaya çalışıyor. İslâm’la bağları kesmek, farklı bir ideolojidir. Bu ideoloji, ‘içi dindar, dışı laik’ bir kişilik ortaya çıkarmış; hem kişi, hem de toplum bünyesinde derin yaralar açmıştır. Bugün için en önemli sorun, insanlığın, hâkim güçlerin haksız siyasî baskılarından tam olarak kurtulamamış olmasıdır. Ancak, istenen ve beklenen kurtuluş, ‘görevin ehline verilmesiyle’ büyük ölçüde gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü insanların huzurlu, dünyanın da sistemli ve güvenli olması, emanetlerin ehline verilmesine bağlıdır. İşin, ehil olmayanların
eline geçmesi ise, Peygamber (s.a.s.)’in ifadesiyle: “Emanetin zayi edilmesi (yitirilmesi)’dir!” “Emanet” kelimesi, “iman” kelimesiyle aynı kökten gelir. Dolayısıyla “emin/güvenilir” olmak için her şeyden önce ve tam anlamıyla iman sahibi “mümin” olmak ilk vasıftır. Allah (c.c.)’a güvenini, O’na itaatle ortaya koymayan kimsenin, başka müminlerin güvenini sağlamaya hakkı yoktur. Emanetin ehline verilmesinin siyasî alanla ilgili konuda temel unsurların başında adaletle hükmetmek gelir. Bu konuyla ilgili âyette de adaletin altı çizilir: “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder...” 8 Adaletin esası da Allah (c.c.)’ın indirdikleriyle hükmetmektir. Çünkü “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar zalimlerin ta kendileridir.” 9 Allah (c.c.)’a şirk koşmak da en büyük zulümdür. 10 Allah (c.c.)’ın indirdiğiyle hükmetmeyen veya hükmetmeyeceği önceden bilinen kimselere Allah (c.c.)’ın emanetini teslim etmek büyük bir vebaldir. Zalimin zulmüne rıza zulüm olduğu gibi, onun zulmüne yardım etmek, onun zulmetmesine sebep olmak da daha büyük zulüm ve daha büyük günahtır. “Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın!” 11 Emanetler nelerdir, bunların (ehli) sahipleri kimlerdir, emanete riayet nasıl gerçekleşir, emanete riayet etmemek nasıldır ve bu özellikler kimlere aittir? Bu sorulara cevap vermeye çalışalım. Cenâb-ı Hak buyurur:
“Biz emaneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riayetsizlikten çekindiler, (ihanet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emanete) ihanet etti. Böylece insan, hem çok zalim, hem de çok cahil olduğunu ispatladı!” 12
Allah (c.c.) insanın dünyadaki konumunu ve bu konumun ne derece önemli olduğunu, yeryüzüne gönderilişin boşuna olmayıp belli bir gayeye dayandığını, kendisinin başıboş bırakılmayıp hevasının eline terk edilmediğini ve kendisine bir emanet yüklendiğini ortaya koymaktadır. Bu emanetin ise, kendisinden daha güçlü, daha sağlam ve dayanıklı bir yapıya, yaratılış itibarıyla sahip olunan, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten korkup çekindiklerini, Rablerinden, kendilerini bu hususta mazur saymasını, zira bu emaneti yüklenecek kapasiteye sahip olmadıklarını söylerken, emanetin ne derece ağır ve sorumluluk gerektiren bir şey olduğu anlatılır. Çünkü yeryüzü ve dağlar, Rablerinin emirlerini yerine getirebilmek için koşan, onu yerine getiren Allah (c.c.)’ın yarattığı varlıklardır. “Orada (yerde), onun üzerinde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları takdir etti. Sonra Kendisi duman halindeki göğe yöneldi, böylece ona ve göğe dedi ki: isteyerek veya istemeyerek gelin.’ İkisi de: isteyerek, (itaat ederek) geldik’ dediler!” 13 Buradaki emanetten kastedilen şey hilâfettir. Yani hükmettiğiniz, hükümet olduğunuz zaman insanlar arasında adaletle hükmediniz, adaletli hükümet olunuz demektir. 14
Emanet; insanın emin ve kendisine itimad edilen biri olmasından kaynaklanır. Kendisine maddî ve manevî herhangi bir şeyin korkmadan kalp huzuru ile teslim edilip, istenildiği zaman sağlam bir şekilde alınabilir olması anlamına mastardır. Allah (c.c.) veya kullar tarafından, herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de mef’ûl anlamında mastar olarak isim olmuştur.
İnsan; Allah (c.c.)’ın emanetini yüklenmiş bir emin olmayı üzerine alan tek yaratıktır. Bu sebeple diğer yaratıklar üzerinde hükmetme ve tasarrufta bulunma hususunda görevlendirilmiştir. Ayrıca, insanlar kendi aralarında, birbirlerine emin (güvenilir, emanet sahibi) olarak emanet bırakabilir, bunların korunmasına çalışırlar. İşte insanlar, gerek Allah (c.c.)’a ve gerekse kullara karşı bu emanet haysiyetlerini ne kadar iyi muhafaza ederler ve emaneti ne derece yerli yerince koyabilirlerse, o oranda değer ve iyiliklerini arttırmış olurlar.
Allah (c.c.) yeryüzünde halife olarak Âdem (a.s.)’i yaratmıştır. 15 Onun soyundan gelen insanları da denemek için halife kılmıştır. 16 “Ey Dâvud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet. İstek ve tutkulara (hevâya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlar, hesap gününün unutmalarından dolayı, onlar için şiddetli bir azap vardır.” 17

Hilâfetle görevlendirilen insanın; Allah Teâlâ’nın kendisi için indirdiği vahiyle insanlar arasında hükmetmesi gerekir. Eğer insanların istek ve arzularına uyacak olur, insanlar arasında kendi arzularına göre hükmederse, istek ve arzular insanı Allah’ın yolundan saptırdığı için, emin olma özelliğini yok eder, güveni yitirir ve emaneti de koruyamamış olur.

Emaneti yüklenip gereklerini yerine getiren insana Allah (c.c.) merhamet eder ve onu bağışlar, ama emanetin gereklerini terk edip yoldan sapanlar ise, âhireti ve oradaki âkıbetlerini unutmuşlardır, bu sebeple onlar için şiddetli bir azap vardır. Zalim ve cahil olan insan, zulme ve haksızlığa eğilimli olan emanet bilincinden yoksun olan insan, yüklendiği emaneti yerine getirmemiş, yüklendiği emaneti cehaletinin eseri olarak unutmuş, istek ve arzularına uyarak kendi kendisine zulmedip nefsinin (ve yönetici gibi etkin bir konumda ise, toplumun) zalimi olmuştur. Allah’ın ve O’nun kullarının hukukunu yüklenen insan, bu hukuka uygun hareket etmesi gerekirken, hukuk tanımaması sebebiyle haksızlık ederek zalim oluyor. Zalimliğinin sebebi ise; cehaletinden veya gaflete dalarak âkıbetini unutmasından kaynaklanıyor. Yüklendiği emanete gereği gibi riayet etmeyen insan zalim ve cahildir. Emanet, sorumluluk gerektirir. Bu zorunluluk, ayrıca, emaneti; kendi bulunduğu ortamda veya kendisinden sonra gelecek emanet ehli, güvenilir, sorumluluk bilinciyle hareket eden insanlara teslim etme bilincini verir. “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 18 Emanet ile hâkimiyetin ilişkisi açık bir şekilde ortaya konuluyor. Bu âyette emanetleri yerine getirme, insanlar arasında adaletle hükmetme olarak emrediliyor. Burada emanet, hükümden önce zikredilerek emanetin önemi anlatılıyor. İnsanın; Rabbine, nefsine ve toplumuna karşı olmak üzere üç emanet ilişkisi vardır. Rabbine karşı emanete uyması; Rab-kul ilişkisine riayet etmek, Allah’ı birleyip (tevhid), O’nun hukukunu korumak ve O’nun sınırlarını tecâvüz etmeden, Allah ile kul arasındaki farkın bilincinde olarak, gerçek İlâh ve Rabbin Allah olduğunu haykırarak, bunun mücadelesini vererek itaat ve ibadetini sadece Allah’a has kılıp inancında, düşüncesinde ve amellerinde şirkten eser bulundurmamaktır. Yasa koyma, hüküm belirleme yetkisini kayıtsız şartsız olarak Allah’ın dışında, herhangi bir
parti, sınıf, grup gibi şeylere vermek emanete riayet etmemektir. Bu yetki, sadece Allah’a aittir. 19
Allah Teâlâ’ya ait olan bir yetkiyi insanlara vermek, Allah’ın hukukunu muhafaza etmemek, emaneti sahibine vermemektir ve aynı zamanda da şirktir. Müminlerin özelliklerinden bir tanesi, emanete riayettir. “Müminler gerçekten felâha ermişlerdir... Onlar (o kurtuluşa eren müminler), emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Onlar namazlarını da koruyanlardır. İşte (yeryüzünün hâkimiyetine ve âhiretin nimetlerine) varis olacak onlardır.” 20

Bu âyetlerde anlatılan özelliklerden bazıları Allah (c.c.)’ın emaneti olduğu gibi, bir kısmı da insanın kendi nefsine karşı olan emanetleri, sorumluluklarıdır. Onlar; boş ve faydasız olan şeylerden yüz çevirirler, faydasına olmayan şeyleri işlemekten kaçınırlar, zinadan kendilerini korur, zinaya yaklaşmazlar. Kendilerine emredilen şeylerin faydasına faydalarına, yasaklanılan şeylerin zararına olduğunu bilir, böylece inanır ve kendilerinden istenilen şeyleri yerine getirerek cennete vâris olmaya çalışırlar, nefislerine yüklenilen emaneti yerine getirmiştir.

Topluma Karşı Emanet

Topluma karşı emanet, bireylerinin hukukunu gözetmek, onları aldatmamak, onların arasını ıslah edip düzeltmek, laf getirip götürmemek, malında onların hakkı olan zekâtı vermek, müminlerin gıybetini yapmamak, müminlere yapılan saldırılara karşı birlik olup karşı koymak, onların ırzlarını korumak, eşlerine karşı adaletli olmak, çocukların fıtratlarının bozulmaması için çalışmak, yalan şahitlikte bulunmamak ve bunlar gibi nice hayrın yaygınlaşması, şerrin yok edilmesi gibi meselelerde toplumsal sorumluluğunu ifa için üzerine düşeni yerine getirmektir. Kendilerine verilen emanetleri koruyup muhafaza etmek, Allah (c.c.) korkusundan ve beraberinde gelebilecek âhiret azabından korunma duygusundan, yani takvadan kaynaklanır.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Eğer yolculukta iseniz ve kâtip de bulamamışsanız, bu durumda alınan rehin (yeter). Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın da emanetini ödesin. Şahitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı bilendir.” 21 Âhiret bilinci insanı takvaya, Allah’tan korkup azabındankorunmaya iter. Takva ise kendisine yüklenilen emanetleri korumaya, onları ehillerine vermeye götürür.
“Kitap ehlinden bir kısmı emanete riayet eder, emanetlerini korurlar.” 22 Onlar Kitabı tahrif etmeyen, Kitabın gerekleriyle amel eden, âhiret bilincine ulaşmış olanlardır. Kitabı tahrif eden ve gerçekleriyle amel etmeyen ehl-i kitab ise, onlarda ahret bilinci yoktur; bu sebeple muttakî de değillerdir. Muttakî olmadıkları, ahiret bilinci ile hareket etmedikleri için emanete riayet etmezler, kendilerine teslim edilen, korunması için bırakılan emanetleri, istek ve arzularına uygun bir şekilde kullanırlar. Emanete riayet imandan kaynaklanır ve takvanın da bir gereğidir. Emanete riayet etmemek ise, bir çelişkidir, bu da münafıklığın gereğidir. Rasûlullah (s.a.s.), münafığın alâmetlerinden birinin; kendisine bir şey emanet edildiği zaman emanete hıyanet etmek olduğunu belirtir. Bazı âlimler, emanetten kastedilen şeyin Kur’an olduğunu söylemişlerdir. Kur’an’ı okuyup onu hayatına geçirmek ve yaşanılır kılmak emanete riayettir. Kur’an’ın toplumsal hayatta uygulanması ancak hilâfetle (İslâm devletiyle) mümkün olur. Bazı meseleler, İslâmî otoritenin varlığına bağlıdır. Bu sebeple Kur’an’ı yaşamlarına geçirmenin mücadelesini veren muttakî müminler hilâfetin gerçekleşmesi için mücadele vermek zorundadırlar ki; bu sayede sorumluluklarını yerine getirmiş emanetlerini muhafaza etmiş olurlar. Hilâfet makamına getirilecek insanın ise öncelikle Allah (c.c.)’ın emaneti ve nefsine olan emanetleri yerine getiren, emin güvenilir bir insan olması gerekir ki, bu emaneti yüklenebilmeye hak sahibi olsun. Kur’an emanetini yüklenecek insan; düşünebilen, aklını kullanabilen, Rabbini tanıyıp O’na ibadette bulunandır. “Şayet Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun ki onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, paramparça olmuş görürdün. İşte Biz belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekleri vermekteyiz.” 23 Bu benzetme ile Allah’ın yüceliği ve kulun ne derece bir sorumluluğunun bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Yani dağ gibi sağlam ve büyük bir varlık bu sorumluluğu yüklenseydi idrak edebilseydi, Allah’a karşı vereceği hesaptan dolayı paramparça olurdu. Ama ne tuhaftır ki insan; Kur’an’ı anlayacak ve sorumluluğunu idrak edecek akıl ve zekâya sahip olmasına rağmen, aklını kullanmamakta ve sorumluluğunu idrak etmediği için pervasız ve düşüncesiz bir yaşam sürdürmektedir. Allah (c.c.)’ın huzurunda bir gün hesaba çekilecek olduğu halde, böylesine büyük bir sorumluluk taşıdığını düşünmemekte ve bundan bir korku ve endişe duymamaktadır. Kur’an’ı duyduğu, işittiği ve hatta bir kısmını okuduğu halde, tıpkı cansız ve şuursuz bir taş gibi duymazlıktan, görmezlikten gelmekte, sorumluluğunun ne derece büyük olduğunu anlayamamaktadır. “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlüne ihanet etmeyin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin.” 24

Kendilerine verilen emanetlere uygun hareket ederek, onları ehline verenlere, onlara ihanet etmeyenlere selâm olsun!
2 Hacc sûresi, 22/ 41; Şuarâ sûresi, 26/152; Neml sûresi, 27/48; Bakara sûresi, 2/193, 251 vb.
3 Nisa sûresi, 4/58.
4 Ahzâb sûresi, 33/72.
5 Neml sûresi, 37/34.
6 Fetih sûresi, 48/10; Mümtehine sûresi, 60/12.
7 Âl-i İmrân sûresi, 3/159.
8 Nisâ sûresi, 4/58.
9 Maide sûresi, 5/45.
10 Lokman, 31/13.
11 Maide sûresi, 5/2.
12 Ahzab sûresi, 33/72.
13 Fussılet sûresi, 41/10-11.
14 Nisâ sûresi, 4/58.
15 Bakara sûresi, 2/30.
16 En’âm sûresi, 6/165.
17 Sad sûresi, 38/26.
18 Nisâ sûresi, 4/58.
19 Yusuf sûresi, 12/40.
20 Mü’minûn sûresi, 23/1, 8-10.
21 Bakara, 2/283.
22 Al-i İmran sûresi, 3/75-77.
23 Haşr sûresi, 59/21.
24 Enfal sûresi, 8/27.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Bilgen - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gurbetteki Erzurum Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gurbetteki Erzurum hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gurbetteki Erzurum editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gurbetteki Erzurum değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Gurbetteki Erzurum, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (216) 492 36 36
Reklam bilgi