Rıdvan Beyatı ve Hudeybiye imtihanı

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin Mekke’den Medine’ye hicreti altıncı yılını dolduruyordu. Olayların akışına bakılacak olursa tıpkı Mekke’de olduğu gibi Medine’de de Müslümanlar rahat içinde değillerdi.

Medine’de İslam Devleti kurulunca, buna bağlı olarak da yeni İslam düşmanları ortaya çıktı. Yahudiler, münafıklar ve müşrik Araplar. Bu, kurulan her İslam devletine karşı, İslam düşmanı olan kâfirler ve Münafıkların göstermiş oldukları tabii tepkiydi. Bu, Allah’ın koymuş olduğu tarih kanunuydu. Davut aleyhisselam, peygamber olmadan evvel Calut ona düşman değildi. Ne zaman ki Allah kanunlarından söz etmeye başladı; Calut, Davud aleyhisselama savaş ilan etti.

Hazreti Musa, Firavun’un yaptığı kanunlara karşı çıkmasaydı; yani kanun koymanın ona değil, Allah’a ait bir hak olduğunu söylemeseydi, firavun Hazreti Musa’ya savaş açmayacaktı.

Hazreti İbrahim, neredeyse tanrılaştırılmış olan Kral Nemrud’un heykellerini, büstlerini kırmasaydı; Nemrud onu ateşe atmayacaktı. Kanun buydu. Kim Allah’ın emirlerini tebliği ederse düşmanlıkla, işkenceyle, savaşla, hapisle, sürülmeyle cezalandırılıyor, gericilikle itham ediliyordu. Kısacası, Allah’ın kanunlarından bahsedene dünyada rahat yüzü yoktu.

Sırf, Müslümanca yaşamak istediğinden kovulacak, hakaret edilecek, makamlara terfi ettirilmeyecek, işinden atılacak, hakkında tağuti kanunlara göre soruşturmalar yapılacak vs. idi.

İşte; Allah nizamına karşı olanlarca yürütülen bu denli muameleler neticesindedir ki Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve Sahabeleri, Allah’ın evinin bulunduğu Mekke’yi terk edip Medine’ye gelmişlerdi. Aynı mücadele, değişik şekillerde orada da devam etti. En çok kullanılan sözler; cihad, savaş, silah, düşman kelimeleriydi. Çünkü İslam Devletine tahammül edemeyenler, onu rahat bırakmıyorlardı.

Hadisenin boyutlarını aydınlatmak için sadece bir misal veriyoruz. Hicri 6. senenin Safer ve Zilhicce ayları hariç, geriye kalan on ay boyunca İslam orduları, on sekiz ayrı düşmanla harp edip savaşmışlardır.

 

Umre için
Medine’ye gidiliyor

Başka bir deyişle, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, diğer işleri yanında, devamlı olarak cihadla meşgul olmuştur. O’na ve onun gibi İslam’ı isteyenlere rahat yoktu. Aynı senenin, yani hicri altıncı senenin zilkade ayında, Hazreti peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Mekke’ye giderek, umre yapmak istedi.

Yıllardır, Kâbe’ye yönelip namaz kılıyorlardı. Fakat onu göremiyorlardı. Kâbe davalarının sembolü, Allah’ın eviydi ve duvarında Hacerü’l-Esved vardı. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Sahabelerine yanlarına silah almalarını emretti ve sayıları 700’ü bulan Müslüman kafilesi, umre yapmak üzere Medine’ye hareket etti.

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin Mekke’ye doğru geldiğini haber alan Mekkeliler, işin aslını öğrenmek için Halid b. Velid komutasında bir askeri birliği yola çıkardılar.

Bu sırada, Huzâ kabilesinden bazı kimseler gelip Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ile görüştüler. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem niyetinin savaş değil, Kâbe’yi ziyaret olduğunu söyledi. Bunun üzerine Mekke’ye giden Huzâ’lılar, Hazreti Rasulullah’ın Mekke’ye savaş gayesiyle değil, Kâbe’yi ziyarete geldiği bilgisini, Mekke devletinin yetkililerine bildirmişlerse de Mekkeliler bunu bir şeref meselesi terakki ederek, Müslümanları Mekke’ye sokmayacaklarını söylediler.

Mekke Devleti, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi veselleme değişik elçiler göndererek, O’nun gerçekten savaş için değil, Kâbe’yi ziyaret için geldiğini öğrenmelerine rağmen, Efendimizi ve Ashabını Mekke’ye sokmamak için direniyorlardı.

Mekke devleti, bu kararında o kadar inatçı davranıyordu ki Huleys gibi Mekkeliler buna tahammül edemeyerek devletlerine isyan ediyorlar, “Nasıl olur da Allah’ın evi, onu ziyaret etmek için gidenlere yasak olabilir? Allah’ın evini kim yasaklayabilir ki?” diyorlardı.

Hac veya umre için böyle yasaklar koyanlar hakkında Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın mescitlerinde (secde edilen ibâdet yerlerinde) onun adının anılmasını men edenlerden, onların harap olmasına koşandan daha zalim kimdir? Onların (hakkı) oralara korkak korkak girmekten başkası değildir. Dünyada rüsvalık onlarındır. Ahirette en büyük azâb da yine onların.” (Bakara; 114)

Mekke Devleti’nin elçilerinden sonra, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem savaşmak için değil, Allah’ın evi olan kabeyi ziyaret etmek için geldiğini Mekkelilere tekrar bildirmek üzere, Hiraş b. Umeyme’yi elçi olarak gönderdi. Fakat Mekkeliler, devesinin kuyruğunu keserek (bu hareket o zamanın adetlerince hakaret sayılıyordu) onu da öldürmek istediler.

Hiraş radıyallahu anhu, ancak yabancıların müdahalesi ile öldürülmekten kurtuldu.

Ölünceye kadar savaşmak
üzere beyat edildi

Hiraş’a yapılan bu muameleye rağmen, ihramlı olan Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, savaşmak istemediğinden, bu sefer Hazreti Ömer radıyallahu anhuyu elçi olarak göndermek istedi. Fakat Hazreti Ömer radıyallahu ahnu, Mekke’de onu korumak için ailesinden hiç kimsenin bulunmadığını, dolayısıyla Kureyş’in kendisini dinlemeyeceğini söyleyerek, bu işe Hazreti Osman’ın daha münasip olduğunu ifade etti.

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, Hazreti Ömer’in bu görüşünü benimseyerek, Hazreti Osman’ı elçi olarak Mekke’ye gönderdi. Mekke Devleti yetkilileri, Hazreti Osman radıyallahu anhunun ailesinin gücünden çekinerek, ona bir şey demediler. Hatta ona, isterse Kâbe’yi ziyaret edebileceğini fakat Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve diğer Müslümanları Mekke’ye sokmayacaklarını söylediler.

Hazreti Osman, Mekkelilerin bu teklifini reddederek, Hazreti Rasulullah olmadan Kâbe’yi yalnız başına tavaf etmeyeceğini söyledi. Bunun üzerine, Mekke Devlet’i Hazreti Osman’ı hapsetti. Ne var ki Mekke polisinin Osman radıyallahu anhuyu hapsetmesi haberi Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme, onun öldürüldüğü şeklinde yanlış bir şekilde ulaştı.

Elçinin öldürüldüğü haberi kendisine ulaşan Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, “Bunlarla savaşmadan bu işten vazgeçmeyeceğiz!” buyurarak, Müslümanları ölünceye kadar savaşmak üzere biata davet etti. Sahabeleri de teker teker ellerini onun ellerinin üzerine koyarak, ölünceye kadar savaşacaklarına dair biat ettiler, söz verdiler. İşte buna “Rıdvan Beyatı” denir.

Hudeybiye anlaşmasına göre

Hazreti Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, sahabelerinden ölüm üzerine beyat aldıktan hemen sonra, Hazreti Osman’ın katli hakkında haberin yanlış olduğu ve onun sağ olduğu haberini aldı. Daha sonra Mekke Devleti, Süheyl b. Amr’ı Peygamberimize elçi olarak gönderdi. Yapılan müzakerelerden sonra, her iki devlet arasında bir barış antlaşması yapıldı ki buna Hudeybiye Antlaşması” denilmiştir. Buna göre;

Müslümanlar, bu sene Mekke’ye girmeyecekler.
Taraflar arasında on sene müddetle savaşlar yapılmayacak.
Mekke Devlet’inden bir şahıs Müslüman olup velisinin izni olmadan Medine’ye, yani İslam devletine iltica edilse geri verilecek.
Efendimizin yanından biri irtidat edip Mekke Devletine iltica etse geri verilmeyecek.
Taraflar, birbirlerini kötüleyip tekrar savaş başlatmayacaklar.
Yağmacılık yapılmayacak ve antlaşmaya ihanet edilmeyecek.
Bir sene sonra Müslümanlar, yanlarında savaş silahı olmadan Mekke’ye gelecekler.
Bu sırada kılıçları kınlarında olacak ve Mekke’de ancak üç gün kalacaklar. Bu üç gün zarfında da Mekkeliler şehri boşaltacak. Arap Kabileleri, diledikleri taraf ile ittifak kurabilecekler.


(Bu maddeye dayanarak, Huzâ Kabilesi İslam Devleti ile; Benu Bekr kabilesi de Mekke Devleti ile ittifak kurdu.)

Antlaşmadan sonra da Müslümanlar, Mekke’ye girmeyerek Medine’ye geri döndüler.

Değerlendirme ve sonuçları

Allah, Hac veya Umre ziyaretini şu veya bu bahane ile yasaklayanlardan “daha zalim kimsenin” olmadığını ahirette de en büyük azabın onlara olacağını buyuruyor.


Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem elçisi öldürüldü diye, Müslümanlardan ölüm biatı alıyor ve savaşa karar vererek taviz vermeyeceğini gösteriyor. Bütün Müslümanlar da seve seve öleceklerini söylüyorlar. Allah, onların bu samimi davranışları hakkında şöyle buyurmuştur: “Hiç şüphesiz sana biat edenler, Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın (kudret) eli onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih; 10)


Antlaşmanın bütün maddeleri, görünürde Müslümanlar aleyhine tavizler olarak görülüyorsa da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunu kabul ediyor. Çünkü o, Sahabelerinin göremediklerini görüyordu. Nitekim maddelerin hemen hepsi daha sonra Müslümanlar yararına tecelli etti.


Bu antlaşma ile Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, İslam Devleti’nin güney hududunu emniyete aldı.


Müslümanların çoğu, antlaşmadan memnun olmadıkları halde, liderlerine kesin itaat ettiler. Bu da liderin Müslüman olması halinde, kendisine mutlak itaat edilmesinin gerekliliğine işarettir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İhsan Süreyya Sırma - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gurbetteki Erzurum Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gurbetteki Erzurum hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gurbetteki Erzurum editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gurbetteki Erzurum değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Gurbetteki Erzurum, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (216) 492 36 36
Reklam bilgi