DIŞ POLİTİKADA "BATICILIK VE AMERİKANCILIK"

DIŞ POLİTİKADA "BATICILIK
VE AMERİKANCILIK"

Osmanlı Devleti’nin dış politikası, devletin kuruluşundan itibaren “Gaza ve Cihad” anlayışının ön planda tutulduğu İslâm devlet geleneğinin devamı şeklinde temayüz etmiş; bu eksendeki dış politika Batı’ya karşı güçlü ve onurlu, sorunları gücüyle çözen, gücü ve iradesiyle dış politikayı şekillendiren bir yapıda olmuştur.

Gaza ve Cihad anlayışının getirdiği güçlü devlet geleneği, Batı’ya karşı üstün ve biraz da tepeden bakan anlayışla hareket etmeyi, Avrupa’da elçilikler açmak şöyle dursun, Müslümanların gayr-i müslim Avrupa’da uzun süre kalmasını dahi uygun bulmayan bir anlayışla uzunca bir süre devam etmiştir.

Osmanlı Devlet yöneticileri, sancak usulüyle yetiştirilmekte, İslâm âlemini ve Hıristiyan Batı dünyasını iyi analiz etmekte, Osmanlı coğrafyasının jeopolitik konumunu; dini ve siyasi faktörlerini iyi değerlendirmekteydi.

Gaza ve Cihad anlayışı, Kur’an-ı Kerim’den ve Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in uygulamalarından elde edilen batıla karşı güç göstermek, üstünlük kurmak, hakkı ve hakikati yaymak yani İlay-ı Kelimetullah anlayışıyla hareket etmekti. Bu politikada diplomasiye yer yoktu.

Osmanlı Devleti, bir taraftan fetihlerle topraklarını genişletmekte, elde edilen ganimetlerle ahaliyi maddi olarak doyurmaktaydı. Yani hem maddi hem manevi olarak doyuma ulaşan ahali ve geri adım atmayan, gaza ve Cihad anlayışıyla gücüne güç katan, sınırları sürekli genişleyen; gerek İslâm dünyasının hâkimi gerekse Batı’ya karşı galebe çalan bir gücün elbette diplomasiye ihtiyacı yoktu.

Bütün bunlar, devletin zinde olduğu, güçlü olduğu dönemi anlatmaktadır. Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmeye başlaması ve Batı’nın güçlenmesi neticesinde zorunlu dış politika değişikliği yaşanmıştır. 19’uncu yüzyıldan itibaren III. Selim’le birlikte Osmanlı Devleti, Avrupa’da daimi elçilikler açmaya başlamıştır. Böylece Osmanlı Devleti, gücünü kaybettiği dönemde dünyadan bağımsız, geleneksel Osmanlı dış politika anlayışı yerine uluslararası dengeleri hesaba katarak hareket eden “Denge” politikası gütmeye başladı.

Denge politikasında İngiltere, Fransa ve Almanya arasında değişen, zamana ve şartlara göre bu üçlüden biriyle ittifak ederek devleti ayakta tutma Osmanlı Devleti’nin mecbur kaldığı dış politika tutumuydu.

Osmanlı’nın yıkılış döneminde mecburiyetler neticesinde ortaya çıkan “denge” siyaseti Cumhuriyet döneminde de tercih edilmiştir.

Türkiye’nin Cumhuriyet dönemi dış politikası genel olarak “Statükoculuk ve Amerikancılık” şeklinde temayüz etmiştir. Bu iki temel ilke “denge” politikasıyla ambalajlanmış, İslâm dünyasına mesafeli, Ortadoğu’da ABD’nin ileri uç karakolu, İsrail’in gözcüsü şeklinde devam etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin yıkılış döneminde zorunluluk sonucu ortaya çıkan denge yani İngiltere, Fransa ve Almanya’dan biriyle hareket etme politikası, Cumhuriyet döneminde ABD’yle birlikte hareket etmeye evrilmiştir. Osmanlı’nın son dönemindeki dış politikadaki “Batıcılık”, Cumhuriyet döneminde “Amerikancılık” şeklinde kabuk değiştirmiştir.

Osmanlı Devleti’nin yıkılış süreciyle Ortadoğu’dan çekilmesi ve Cumhuriyetin kurulması, Türkiye Cumhuriyeti’ni bu bölgede İngiliz ve Fransızlarla muhatap kılmıştır. Osmanlı’nın yıkılışı döneminden kalan travmalar, Cumhuriyetin ilk yıllarında İtilaf devletleriyle belirli mesafede ilişkiler kurma, bir nevi denge politikası gütmeyi ön plana çıkartmıştır.

I. Dünya Savaşı sonrası oluşan bu denklem, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’daki yapının değişmesi, İngiltere ve Fransa’nın bölgeden çekilmesi, Arap ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanarak İngiltere, Fransa, Rusya ve ABD arasında bir tercihe evrilmesi, daha doğrusu bu güçlerden birinin kontrolüne girmesiyle ilişkiler farklı bir zemine kaymıştır.

Soğuk savaş döneminde ortaya çıkan bloklaşma ve Türkiye’nin Doğu blokunun yanında değil de Batı blokunun yanında yer alması, Sovyetler Birliği’nin tehdit olarak algılanmasının neticesinde gerçekleşmiştir. Sınır komşumuz olması dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin de sürekli teyakkuzda olduğu, savaştığı Sovyetlerin, Cumhuriyet döneminde de tehdit olarak algılanması belki de geçmişten kalan travmaların bir neticesidir. Nitekim, Sovyet tehdidi, Türkiye’yi ABD’ye daha fazla yaklaştırmıştır. Sadece bu da değil, Türkiye, 1952 yılında NATO üyeliğine dahil olmuştur.

ABD’nin Ortadoğu politikası temelde, “Sovyet yayılmasının önlenmesi, Ortadoğu petrollerinin Batı’ya güvenli bir şekilde ulaştırılması ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması”na dayanmaktadır. Bu politikayı gerçekleştirmenin en kestirme yolu, tarihi birikimi, jeopolitik konumu ve imparatorluk mirasıyla temayüz etmiş Türkiye’nin müttefikliğinden geçmektedir.

ABD’nin Sovyet tehdidi, ekonomik nedenler ve askeri alandaki yetersizliklerle müttefikliğe hazır Türkiye’yi, özellikle NATO üyeliğiyle bölgede uç karakol gibi hareket etmeye ikna etmekte zorlanmadığı bir gerçektir.

Cumhuriyet döneminde baş gösteren Amerikancı dış politika zaman zaman küçük krizlerle karşılaşsa da, her dönem etkinliğini korumuş, günümüze kadar devam etmiştir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Siyami Akyel - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gurbetteki Erzurum Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gurbetteki Erzurum hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gurbetteki Erzurum editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gurbetteki Erzurum değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Gurbetteki Erzurum, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (216) 492 36 36
Reklam bilgi